15 Mart 2026 Pazar
Aysun Uysal Yazdı... Eğitim Evde Başlar, Okulda Şekillenir
Süt ürünleri ile başınız dertte mi? Laktoz İntoleransına sahip olabilirsiniz!
Cavit Yoldaş Yazdı... Seçim Toplumu: Sandığın Gölgesinde Yaşamak
Dilek Bozkurt Yazdı: Sırtından Bıçaklanan Gelecek
Serkan Candaş Yazdı: Tire’nin Profesyonel Ligdeki Tek Temsilcisi Neden Desteksiz?
Motorine dev zam kapıda! İşte tarih...
Bir ilçenin kimliği sadece tarihiyle, zeytiniyle, inciriyle ya da pazarlarıyla oluşmaz. Bir kentin adı bazen bir spor kulübüyle, bir formayla, bir tribün sesiyle de anılır. Tire için bu gerçek yıllardır geçerli. Ancak bugün sormamız gereken ciddi bir soru var; Tire, kendi takımına gerçekten sahip çıkıyor mu?
Tire’nin önde gelenleri, odaları, kooperatifleri, Organize Sanayi Bölgesi’nde faaliyet gösteren ve Tire’den ekmek yiyen fabrikalar, siyasi partiler… Hepsine açık bir soru sormak gerekiyor; Tire’nin adını taşıyan, Tire’nin reklamını yapan, Tire’ye kazandıran bu takıma neden destek verilmiyor?
Bugün profesyonel liglerde mücadele eden bir takımınız var. Kolay mı sanıyorsunuz? Türkiye’de yüzlerce ilçe yıllardır bunun hayalini kuruyor. Bir bakın çevreye. Ödemiş, Torbalı ve diğer komşu ilçeler… 25–30 yıldır profesyonel liglere çıkabilmek için çaba veriyorlar. Paralar harcanıyor, projeler yapılıyor ama başarı kolay gelmiyor.
Tire ise bugün hâlâ ligde mücadele eden bir takıma sahip. Üstelik ligde de ortalarda. Yani potansiyel var, bir marka değeri var. Ama ne yazık ki destek yok.
Ne yazık ki tablo net; Tire’nin önde gelenlerinden destek yok. Halktan güçlü bir sahiplenme yok. Esnaftan ciddi bir katkı yok. Siyasi partilerden belirgin bir destek yok.
Hal böyleyken şu soruyu sormak da kaçınılmaz oluyor; Bu takım sezon sonu giderse haksız mı olacak?
Bir başka tartışma da sık sık gündeme geliyor; “Takımın sahibi Tireli değil, o yüzden destek olmayız.”
Peki o zaman başka bir soru soralım; Madem bu kadar önemliydi, neden Tireli iş insanları bir araya gelip bu kulübü satın almadı? Dahası, dünyada ve Türkiye’de hangi kulüplerin sahipleri mutlaka o şehirden? Bugün Göztepe’nin sahibi İzmirli mi? Hatta Türk bile değil. Ama kulübe yatırım yapıyor, kulübü büyütüyor ve Göztepe’yi bir yerlere getirdi. Benzer örnekleri çoğaltmak mümkün;
Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe… Yüzlerce kulüp sayabiliriz. Kulüpler artık yerel sınırların ötesinde yönetiliyor. Önemli olan yatırım, vizyon ve sahiplenme.
Bugün Tire’de takımın arkasındaki tek sponsorun bir inşaat firması olması da ayrıca düşündürücü. O firma da Solmaz İnşaat. Peki Solmaz İnşaat Tireli mi? Değil. Ama Tire’de iş yapıyor ve ekmek kazandığı ilçenin takımına destek veriyor. Bu nedenle kendi adıma Solmaz İnşaat’a teşekkür etmek istiyorum, var olsunlar. Hatta yakın zamanda yaşanan ve Altay ile ilgili tartışmalı bir olayda bile açıklamayı yapan yine Solmaz İnşaat oldu. İlçenin belediye başkanının dahi açıklama yapmadığı yapamadığı bir ortamda kulübün yanında duran bir sponsor vardı.
Şimdi soruyu yeniden soralım; Tire’nin adıyla sahaya çıkan bir takım var. Ama Tire gerçekten bu takımın arkasında mı?
Çünkü spor kulüpleri sadece bir şirketin ya da bir kişinin omuzlarında yaşayamaz. Bir kentin ortak hafızasıyla, ortak iradesiyle ayakta kalır.
Bugün destek vermezseniz, yarın o takım gittiğinde sadece bir kulübü kaybetmiş olmayacaksınız. Bir kentin adını taşıyan en görünür markalarından birini de kaybetmiş olacaksınız. Ve o gün geldiğinde herkes aynı soruyu soracak; “Tire’nin bir takımı vardı, neden sahip çıkmadık?”
Ortadoğu denilince Batı’nın ve ABD’nin zihninde beliren o standart şablon, son yıllarda büyük bir stratejik hata doğurdu. ABD ve müttefikleri, İran’daki iç dalgalanmaları izlerken tek bir gerçeği unuttular; Tarihsel derinlik ve millet olma bilinci. Birçok analizde İran, herhangi bir Arap ülkesiyle bir tutuldu. Oysa bu, sosyolojik bir yanılgıdan öte, askeri bir öngörüsüzlüktü. İran, sanılanın aksine bir Arap coğrafyası değil, kadim bir Pers medeniyetidir. Ve Persler, tıpkı biz Türkler gibi, devlet geleneği olan, savaşçı ve “teslimiyet” kelimesini lügatinden silmiş bir millettir.
Şu unutulmamalıdır ki; Rejim başka vatan başka!
Son dönemde İran sokaklarını saran protestolar, ABD ve Batı medyasında “hükümetin sonu geliyor” çığlıklarıyla servis edildi. Ancak gözden kaçan kritik bir detay var; Vatan savunması. İran halkının bir kısmı hükümetin politikalarını eleştirebilir, yaşam tarzına müdahaleden rahatsız olabilir veya ekonomik zorluklara isyan edebilir. Fakat dışarıdan bir tehdit kapıya dayandığında, o sokaktaki eylemcilerin %80’i bugün tüfeğini kapıp cepheye koşar ve koşuyor. Çünkü onlar için konu artık “rejim” değil, “toprak” meselesi.
Birçok Ortadoğu ülkesinde gördüğümüz “kaos anında terk etme” refleksi, İran ve Türkiye gibi köklü devlet geleneği olan toplumlarda işlemez. Bu topraklarda insanlar hükümetlerini beğenmeseler de, dış bir gücün kendi kaderlerini tayin etmesine asla izin vermezler. Persler, binlerce yıllık tarihlerinde olduğu gibi, bugün de topraklarını ölümüne koruma içgüdüsüyle hareket ediyorlar.
ABD ve İsrail, İran’ı yıkmanın yolunun sadece sokak hareketlerinden ve bombalamaktan geçtiğini sanarak büyük yanıldı. Bir milleti hükümetiyle vurabilirsiniz ama o milletin karakteriyle, savaşçı ruhuyla ve tarihsel kimliğiyle baş edemezsiniz. İran’ı Arap dünyasındaki zayıf halkalarla karıştırmak, strateji masasında yapılan en büyük “coğrafya ve tarih” hatası olarak kayıtlara geçmiştir.
2 Mart’ta 50 milyon TL’lik kredi yetkisi isteniyor. Yetmiyor, bir de temlik yetkisi. Rakamı ilk duyduğunuzda kulağa “idare edilebilir” gelebilir. Ancak işin matematiğini masaya yatırdığınızda tablo değişiyor. Bugün 50 milyon TL olarak çekilecek bir kredinin, hesplamadım ama faiz yüküyle birlikte geri ödemesi 130–150 milyon TL bandına dayanır, burada artık “nakit ihtiyacı” değil, ciddi bir mali yönetim sorunu konuşulur.

Üstelik mesele sadece kredi değil, daha tehlikelisi var! Temlik yetkisi, yani gelecekteki gelirlerin bugünden ipotek altına alınması… Belediyenin yarın elde edeceği kaynakları bugünden bağlamak, sadece bugünü değil, yarını da rehin vermektir. Bu yöntem, kısa vadeli nefes aldırır gibi görünür ama uzun vadede kurumsal refleksi felç eder. Bir belediye için temlik, finansal manevra alanını daraltan en riskli enstrümanlardan biridir.
Sormak gerekiyor; İki yıl boyunca kayda değer bir proje ortaya koymadan, elle tutulur bir hizmet üretmeden, kasadaki mevcut kaynağı tüketmek nasıl bir yönetim anlayışıdır? Eğer bu süreçte SGK borçları, vergi yükümlülükleri, esnafa olan ödemeler birikmişse; tablo artık “zor dönem” değil, planlama zaafıdır. Belediyede devasa bir borç var ve yine büyük bir borç altına daha sokulmak için yetki isteniyor. Yazımın başında da dediğim gibi ‘temlik’ daha da tehlikeli bir durum.
Kamu yönetimi, “günü kurtarma sanatı” değildir. Hele yerel yönetim, hiç değildir. Belediyecilik; öngörü, disiplin ve sürdürülebilirlik ister. Bugünü yönetirken yarını hesap etmeyen bir anlayış, kenti yönetmez; yalnızca erteler.
Bu noktada ister istemez şu soru akla geliyor: “Nasıl olsa bir daha seçilemeyeceğim, benden sonrası düşünsün, o ödesin” vb. yaklaşımı mı hâkim? Bence öyle! Ha şunu da söyleyeyim sağda solda “Ben her türlü gene seçilirim diyormuş matematik dehası başkan!
Eğer böyleyse, bu sadece siyasi bir tercih değil, ahlaki bir sorundur. Çünkü belediyenin borcu, başkanın değil; Tire halkının borcudur. Ödenecek her faiz, yapılmayacak bir parkın, açılmayacak bir sosyal tesisin, yenilenmeyecek bir asfaltın bedelidir. Bakın son zamanlarda mahalleli yolu kendi onarmaya başladı, çünkü hizmet gitmiyor. Aldığım bilgilere göre birçok muhtar patlamak üzereymiş.
Tire gibi üretim gücü olan, tarımıyla, esnafıyla, kültürel mirasıyla, suyuyla, yeşilliğiyle ayakta duran bir ilçenin geleceği; kısa vadeli siyasi hesaplara kurban edilemez. Mali disiplin olmadan kalkınma olmaz. Şeffaflık olmadan güven olmaz. Güven olmadan da yönetim olmaz.
Bugün alınacak 50 milyonluk karar, yarının tahmini 150 milyonluk yüküne dönüşüyorsa; mesele kredi değil, vizyondur.
Ve en büyük bedeli her zaman halk öder.
Yazık oldu mu? Henüz değil. Ama bu gidişle, yarın “neden” demek için çok geç olabilir. Yazık olmasın güzel Tire’ye ve Tirelilere.
CHP’li Tire İlçe Yönetimine ve Tire Belediyesi Meclis Üyelerine açık ve net soruyorum; Siyasete neden girdiniz?
Susmak için mi?
Sizden olanı korumak için mi?
Partideki başkanları, parti üyelerini ya da üye gibi görünenleri, yakın çevrenizi, eşinizi, dostunuzu, çocukluk arkadaşınızı veya kardeşlerini belediye kadrolarına yerleştirmek için mi?
Yoksa Tire halkının hakkını, hukukunu, vergisini, rızkını korumak için mi?
Bu sorular retorik değil. Kamu adına sorulmuş sorulardır.
Sosyal demokrat kimliği sahipleniyorsunuz. “Hak, hukuk, adalet, liyakat” diyorsunuz. Peki bu kavramlar sadece kürsü süsü mü? Eğer öyle değilse, ortaya çıkan tabloyu nasıl açıklıyorsunuz? Neden tam tersini yapıyorsunuz?
CHP Kadın Kolları Başkanı belediyeye alındı ve ihtiyacı yokken hem de…
CHP Gençlik Kolları Başkanı ve eşi belediyede…
Skandallar prensi genç meclis üyesinin eşi belediyede…
Bir dönem ilçe başkanı yapılmak istenen emlakçının eşi belediyede…
Başkan yardımcısının çocukluk arkadaşının kardeşi belediyeye alındı…
Eski ilçe başkanının kızı belediyede…
Eski meclis üyesi belediyeye alındı…
Daha sayayım mı, çünkü daha çok var! Bu listeyi uzatmak mümkün.
Soru şu; Bu isimlerin tamamı açık, şeffaf, rekabete dayalı, liyakat esaslı bir süreçle mi işe alındı? Kamuoyuna ilan edilmiş kriterler var mı? Neye göre alındılar?
Belediyede görev verilmeden gün boyu oturduğu, telefonla vakit geçirdiği iddia edilen birçok personel olduğu konuşuluyor. Bunlar her ay çatır çatır hiçbir iş yapmadan maaşını alıyor. Her maaş, Tirelinin vergisinden ödeniyor. Bugün ekonomik sıkışıklık içindeki bir şehirde, her kuruşun hesabı sorulur. Çünkü bu paralar yetimin öksüzün hakkı, bu paralar yıllarca lise ve üniversite okumuş ama torpili olmayan gençlerin hakkı, bu paralar tüm Tirelilerin hakkı, Tirelilerin çocuklarının ve torunlarının hakkı.
Bu soruların cevabı verilmedikçe, suskunluk suçlaması büyür.
Siyaset; eş, dost, akraba istihdamı üzerinden güç tahkim etme alanı değildir. Hele ki sosyal demokrat iddiasındaki bir yapı için hiç değildir. Çünkü sosyal demokrasi, kamusal kaynakların adil dağılımını, fırsat eşitliğini ve liyakati esas alır. Aksi hâlde söylem ile pratik arasındaki makas açılır ve güven erozyonu başlar.
Bugün Tire’de sadece muhalifler değil, size oy verenlerin önemli bir kısmı da rahatsız. Muhtarlar rahatsız, belediye personeli rahatsız, gençler rahatsız, kadınlar rahatsız, kahvede oturan amcalar rahatsız, köy ahalisi rahatsız, kısaca Tirelilerin büyük bir çoğunluğu rahatsız. Evet çoğu açıktan dile getiremiyor, çünkü korkuyorlar ama kahvede aralarında konuşuyorlar, ev gezmelerinde konuşuyorlar, camide konuşuyorlar. Bana gelen mesaj ve telefonların haddi hesabı yok. Yav Tire’de olduğum zamanlar beni yolda çeviren tanımadığım insanlar var belediyeden dert yanan. Sahada konuşulanları duymuyor musunuz? Birileri size söylemiyor mu? Yoksa duymamayı mı tercih ediyorsunuz?
“Bizdense mübah, karşı taraftansa günah” anlayışı; siyaseti ilkesizliğe sürükler. Dün eleştirdiğiniz uygulamaları bugün savunur hâle geliyorsanız, mesele artık ideoloji değil, ikbaldir.
Unutmayın: Yanlışı zamanında söylemeyen, yanlışın ortağı olur.
Pohpohlamak kısa vadede konfor sağlar; uzun vadede çöküş getirir. Çünkü pohpohlanan kişi, “Nasıl olsa yaptıklarıma göz yumuyorlar, dahası her yerde çıkarları için beni savunuyorlar” diyor ve at koşturmaya devam ediyor. Bu durumda da zamanı geldiğinde yenilen hurmalar hem haksızlık yapanı hem haksızlığa göz yumanı tırmalıyor.
Hiç kimse dokunulmaz değildir. Hiçbir makam ebedî değildir. Kamu görevi emanet, koltuk geçicidir.
O zaman çok sevdiğim iki ayrı sözle yazıma son vereyim.
“Haksızlığa susan dilsiz şeytandır.”
Ve
“Sen yanmazsan, ben yanmazsam, biz yanmazsak nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa.”
Tire halkı cevap bekliyor. Soru net; Siyaseti kimin için yapıyorsunuz? Kendiniz için mi, çevreniz için mi, yoksa Tire ve Tireliler için mi?
Siyasetçinin vatandaşın evine iftara gitmesi başlı başına kıymetli bir jesttir. Temas siyasetin oksijenidir. Halktan kopuk bir siyaset, kendi yankı odasında boğulur. Bu nedenle kapı çalınması, sofraya oturulması, çayın ve ekmeğin paylaşılması doğrudur; hatta olması gerekendir.
Ancak mesele burada bitmiyor…
Son yıllarda iftar ziyaretlerinin neredeyse vazgeçilmez bir ritüeli var; Yer sofrasında verilen pozlar. Ve siyasetçi bağdaş kurmuş, önünde sıradan bir tabak, yanında aile fertleri. “Halkın sofrasındayız.”
Gerçekten mi?
Türkiye’de ailelerin büyük çoğunluğu artık masa kullanıyor. Bu sosyolojik bir gerçek. Şehirleşme oranı ortada, konut tipolojisi ortada, yaşam alışkanlıkları ortada. Buna rağmen neredeyse her siyasi aktörün yer sofrasında poz vermesi tesadüf olabilir mi? Yoksa bilinçli bir “sade hayat” imajı mı inşa ediliyor?
Daha dikkatli bakıldığında tablo daha da netleşiyor. Bazı evlerin dekorasyonu, mobilya düzeni, mekân kurgusu yer sofrasının o eve ait doğal bir alışkanlık olmadığını açıkça gösteriyor. Salonun ortasına adeta sonradan konmuş bir yer sofrası, duvara yaslanmış sandalyeler vb… Fotoğraf kareye sığmış olabilir ama gerçeklik sığmıyor.
Sorun yer sofrası değil.
Sorun, samimiyet ile kurgu arasındaki mesafe…
Vatandaş artık sadece görüntüye bakmıyor. Görüntünün arkasındaki niyeti sorguluyor. İnsanlar “rol” ile “gerçek” arasındaki farkı sezebiliyor. Sosyal medya çağında yapaylık çok hızlı teşhir oluyor. Sempati üretmeye çalışırken güven aşındırmak mümkün.
Siyasetçinin halkın evine gitmesi değerli. Ama o ev nasılsa öyle olmalı. Masada yeniyorsa masada yenmeli. Yer sofrası gerçekten kuruluyorsa, zaten doğal haliyle güçlüdür. Yapay bir sadelik gösterisine ihtiyaç yok.
Çünkü seçmen artık şunu soruyor: “Bu kare benim için mi, kamera için mi?”
Siyaset uzun vadede güven işidir. Güven ise tutarlılığa dayanır. Samimiyet; planlanan bir dekor değil, süreklilik gösteren bir davranış biçimidir. Aynı sade dili sadece iftar fotoğrafında değil, karar mekanizmalarında da görmek ister insanlar.
Parti fark etmeksizin söylemek gerekiyor; Yapmacıklık kimseye kazandırmaz. Kısa vadeli çalışmalar, uzun vadeli inandırıcılığı zedeler. Halk artık sahneyi değil, perde arkasını merak ediyor.
Gerçek güç, bağdaş kurmakta değil; yapaylıktan vazgeçebilmektedir…
Eğer gerçekten halkın sofrasına oturulacaksa, o sofranın gerçeğiyle oturulmalı. Ne eksik ne fazla. Ne romantize edilmiş yoksulluk, ne estetikleştirilmiş sadelik.
Olduğu gibi.
Çünkü siyaset, eninde sonunda bir fotoğraf karesi değil; bir güven sözleşmesidir.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.