02 Şubat 2026 Pazartesi
Aysun Uysal Yazdı... Eğitim Evde Başlar, Okulda Şekillenir
Süt ürünleri ile başınız dertte mi? Laktoz İntoleransına sahip olabilirsiniz!
Cavit Yoldaş Yazdı... Seçim Toplumu: Sandığın Gölgesinde Yaşamak
Dilek Bozkurt Yazdı: Ölümün Kıyısında Selfie Telaşı: Acı mı Çekiyoruz, İçerik mi Üretiyoruz?
Serkan Candaş Yazdı: Birkaç Yorum Birçok Kirli Zihniyet!
İSGEİD Defilesi Büyüledi
Bazı anlar vardır ki kelimeler kifayetsiz kalır, sadece susulur. Ölüm, bu anların en başında gelir.
İnsanlar sevdiklerini kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşarken, bu acının orta yerinde, cami avlusunda şahit olduğumuz o manzaralar, kaybın kendisi kadar ağır ve “mide bulandırıcı” bir gerçeği daha hatırlattı: Dijital teşhirciliğin pençesinde can çekişen insaniyetimiz.
Bir süredir bu konuyla ilgili bir iki kelam etmek istiyordum. Son dönemde gördüklerim de gerçekten insanlık adına utanç verici.
Cenazeler, hayatın en çıplak gerçeğiyle yüzleştiğimiz, kibri bir kenara bırakıp faniliğimizi hatırladığımız duraklardır. Ya da en azından öyleydi. Şimdi ise musalla taşının yanı başında, gözyaşının aktığı yerde telefon ekranlarının ışığı yanıyor. Bir tabutu, bir acıyı, bir vedayı “kadraja sığdırma” yarışı, yasın o vakur sessizliğini delip geçiyor.
Neyi kanıtlamaya çalışıyoruz?
Cenazeye katıldığımızı mı?
Orada olduğumuzu dijital dünyadaki takipçilerimize tescil ettirmek, bir insanın son yolculuğuna eşlik etmekten daha mı önemli hale geldi? Tabutun başında fotoğraf çekmek, acılı ailenin yüzündeki kederi bir “story” malzemesine dönüştürmek, sadece nezaketsizlik değil, aynı zamanda derin bir manevi çürümedir.
Bir tarafta bir belediye başkan yardımcısının cenazesi, cenazenin belediye başkan yardımcısı olması orayı bir protokol vitrinine ya da sosyal medya platformuna dönüştürmeyi haklı çıkarmaz. Aksine, kamuoyuna mal olmuş isimlerin vedalarında sergilenen bu “görüntü alma” iştahı, toplumun genelindeki empati yoksunluğunun en acı vesikasıdır.
Bugün gelinen noktada, vedalar bile birer “içerik” haline gelmiş durumda. Oysa o anlarda yapılması gereken tek şey; bir fatiha okumak, bir omuz vermek veya sadece sessizce orada bulunmaktır. Bir ölünün hatırasına ve geride kalanların mahremiyetine saygı duymayan bir kalabalığın, omuzlarında taşıdığı tabuttan alacağı hiçbir ders yoktur.
Gerçek acı, ekrandan izlenmez; yürekte hissedilir.
Çok tanıdık bilinen insanların vedasında şahit olduğumuz o mide bulandırıcı fotoğraf çekme sahneleri, aslında münferit bir olay değil; toplumsal bir cinnetin dışavurumudur. Artık cenaze namazları, bir ölünün arkasından dua edilen yerler olmaktan çıktı; bazılarının “ünlü görme”, “protokole yakın durma” ve “ispat peşinde koşma” podyumuna dönüştü ne yazık ki…
Hatırlayın; usta oyuncu Kayhan Yıldızoğlu’nun cenazesinde, acısını yaşamak isteyen Şener Şen’in üzerine telefonlarla yürüyenleri… Şen, o meşhur ve haklı öfkesiyle “Yeter be!” diye haykırırken aslında sadece o anki tacizcilere değil, tüm bu şuursuzluğa bağırmıştı.
Bugün, sırf ünlü birini kadraja yakalamak ya da “ben de oradaydım” demek için cenaze lokasyonu kovalayan bir kitle türedi. Bu kişiler için tabuttaki kişinin kim olduğu, ailesinin feryadı ya da ölümün kutsiyeti hiçbir anlam ifade etmiyor. Onlar için cenaze; bir içerik madeni, cami avlusu ise bir açık hava stüdyosu.
Acıya Saygı Sıfır: Evladını kaybetmiş bir annenin, kardeşini yitirmiş bir dostun dibine girip flaş patlatmak empati yoksunluğu değil, düpedüz duygusal bir barbarlıktır.
Dijital Onay Bağımlılığı: “Cenazedeydi” etiketiyle paylaşılan o fotoğraflar, aslında kişinin vicdanının değil, egosunun tatminidir.
Ölümün soğukluğuyla yüzleşmek yerine, ekranın parlaklığına sığınanlar, aslında kendi insanlıklarının cenaze namazını kılıyorlar.
Aramızdan ayrılan isimlerin cenazesinde bu manzaraların yaşanması, yas tutan kalpleri bir kez daha yaralıyor. Şener Şen’in o gün gösterdiği tepkiyi, aslında her birimizin bu görgüsüzlüğe karşı göstermesi gerekiyor.
Bir insanı son yolculuğuna uğurlarken yapılacak en asil eylem, telefonu cebe koymak ve o sessizliğe ortak olmaktır. Eğer bir ölünün hatırasına ve bir ailenin acısına saygı duyamayacak kadar “içerik bağımlısı” olduysanız, o caminin avlusuna hiç girmeyin. Zira orası sizin şov alanınız değil, hayatın en sert gerçeğiyle vedalaşma makamıdır.
Biraz edep, biraz haya ve çokça sessizlik… İhtiyacımız olan tek şey bu.
Sevgilerimle
Hayatın en yorucu savaşı, cephede düşmana karşı verilen değil; evde, iş yerinde ya da yakın çevrede “haklı” olduğunu anlatmaya çalışırken verdiğin savaştır.
Daha da kötüsü, sana haksızlık yapan kişinin, sanki asıl mağdur kendisiymiş gibi bir zırha bürünüp senin sınırlarını hoyratça çiğnemeye devam etmesidir.
Bize yapılan bir haksızlığa karşı sesimizi yükselttiğimizde, beklemediğimiz bir tepkiyle karşılaşırız: Karşı tarafın “incinmişlik” maskesi. Haksızlığı yapan o değilmiş gibi, senin verdiğin tepkiyi “agresiflik” veya “anlayışsızlık” olarak yaftalar. Bu, klasik bir manipülasyon taktiğidir. Fail, odağı kendi suçundan çekip senin tepkine odaklar. Böylece mesele “yapılan haksızlık” olmaktan çıkar, “senin verdiğin tepkinin sertliği” haline gelir.
Kişisel sınırlarımız, ruhsal evimizin duvarlarıdır. Haksızlık yapan biri bu duvarları bir kez aştığında ve buna “haklılık” kılıfı uydurduğunda, sadece o anki olayla kalmaz; senin özsaygına da göz diker. “Sen çok hassassın” ya da “Benim niyetim kötü değildi” cümleleri, aslında o sınır ihlalini meşrulaştırma çabasıdır.
Ancak unutmamak gerekir ki; birinin niyetinin “kötü olmaması”, verdiği zararı ortadan kaldırmaz. Kimsenin, kendi hatasını örtbas etmek için sizin sınırlarınızın üzerinde tepinmeye hakkı yoktur.
Bu haksız döngü içinde mücadele etmek, bazen akıntıya karşı kürek çekmek gibi hissettirir. Haklıyı oynamaya devam eden birine hakikati anlatamazsınız, çünkü o kendi kurguladığı hikayenin kahramanıdır. Bu noktada en büyük mücadele, karşı tarafa bir şeyleri kanıtlamak değil, kendi gerçekliğine sahip çıkmaktır.
Size haksızlık yapanların nezaketinizden veya sabrınızdan faydalanıp sizi suçlu hissettirmesine izin vermeyin. Sınır çizmek kabalık değildir; kendinize olan borcunuzdur. Unutmayın, bir başkasının konforu için kendi huzurunuzdan feragat ettiğiniz her an, o haksızlığa ortak oluyorsunuz demektir.
Sesinizi kısmayın. Haklı olduğunuz bir kavgada, karşı tarafın mağduriyet tiyatrosuna bilet almayın.
Editör notu da iliştirelim şuraya ; Sınırlarını koruyan insanlar her zaman yalnızdır. Çünkü hakikatin dostu az, menfaatin alkışçısı boldur.
Sevgilerimle…
Her şey karmakarışık…
İnsan öyle bir telaş içinde ki, sabırsızlığın en üst safhada olduğu, telaşa getirilmeyecek şeylerin varlığını unuttu.
Hakikatlere telaş içindeyken ulaşamazsın. Hakikatin en temel şartı kuşkusuz sabırdır.
Hakikat birinden sana verilebilecek bir eşya değildir. Hakikat insanın içinde gelişir.
Kimi zaman yaşamın yükü omuzlarımıza fazlasıyla ağır gelir. Mücadelemiz bizi yormuş olabilir. Eğer farkındaysak ” şeylerin ” belki bir şey gelişebilir. Biraz çaba ve biraz sabır ile yola giriş kolaylaşır belki. Belkinin nedeni sana bağlı!
Ne diyor Descartes;
” Böylece her şeyin yanlış olduğunu düşünmek istediğim sırada, bunu düşünen “ben” in zorunlu olarak herhangi bir şey olması gerektiğini gördüm. Düşünüyorum öyleyse varım doğrusunun kuşkucuların tüm aşırı varsayımlarıyla sarsılmayacak kadar sağlam ve güvenli olduğunu belirlerken, bu doğruyu araştırdığım felsefenin ilk felsefesi olarak hiçbir kuşkuya düşmeden alabileceğime karar verdim.” Sanırım bu kadarı özetler. Filozoflar özetler de sen nasıl özetleyeceksin diye sorguluyorum?
Zaman alacaktır. Tıpkı bir çocuğu büyütmek için gerekli olan zaman gibi… Aslında bazı şeyler için zaman alması iyi değil mi? Çünkü bazı olaylar zamanla oturmaz mı? Olayların cereyan ettiği zaman doğru düşünmek, doğru karar vermek güçtür. İşte o zaman özetleyemezsin, özetlediğin zaman her şey giderek anlamsızlaşır. Canlıyken hiçbir şeyi asla özetleme! Enerji akışını kontrol et. Çoğu zaman özetlediğin gerçekler kamuoyunun umurunda olmayabilir. Çünkü gerçekler çoğunluğun dikkatini çekmez. Bazen doğru zamanı beklemek önemlidir. Bildiğin gerçekleri nerede ne zaman özetleyeceksin buna dikkat et! En doğru kararı ver.
Sonra gerçekleri haykıran Dostoyevski ‘ nin dediği gibi; ” Belki ben de birisiyle kavga ederim, beni de dışarı atarlar ” dersin.
Belki de çizginin dışında olduğundan çoktan dışarı da atılmış olabilirsin.
Gilbert; “Dünya içinde ruh taşıyan dev mıknatıstır ” diyor. İnsanlar sana çarpmaya devam ediyorsa ve eğer insanlar sana , senden habersiz öfkelenip duruyorsa, unutma; kabahatli değilsin. Ve unutma eğer insanlar elindeki gücü, gerçekleri konuşanlara karşı doğrultup, çarpıp yıkıyorsa fazlasıyla haklı olduğun ve seni tehlikeli gördükleri içindir.
Sakın seni anlamaları için çaba göstermeye kalkma. Haklı olanın savunması uzun cümlelere gerek duymaz. Seni anlamaları için sen olmalarına da gerek yok , vicdanı olmayan empati de yapamaz.
Hatırla ne diyor Weber; ” Sezar’ı anlamak için Sezar olmaya gerek yoktur. ”
Gündelik yaşamda etik ve ahlâk kavramları çoğunlukla birbiriyle karıştırılmaktadır. Etik, ahlâk demek olmadığı gibi; ahlâktan daha farklı bir alanı ifade eder.
Etik kavramının kökeni Yunanca ” ethos” sözcüğünden gelen; karakter, alışkanlık, töre, görenek ve erdemli olmanın temel tavrı gibi çeşitli anlamları içerir.
Ethos sözcüğünün felsefi içeriği, Yunancada iyi ve ideal ” varoluş tarzı ” geliştirmeye ya da ” bilgece bir eylem yolu arayışına” denk gelir.
İletişimle ilgili çalışmalar, etiği genel olarak normatif ve betimleyici etik yaklaşımlar olmak üzere iki farklı kategori altında inceler. Etik için, bireyin icra ettiği davranışlarının sorumluluğunu yüklenebilmesiyle ilgilidir diye de ifade edilebilir. Türkçe sözlükteki karşılığı ise; töre bilimi, çeşitli meslek kolları arasında tarafların uyması veya kaçınması gereken davranışlar bütünü olarak geçmektedir. Etik, sadece ahlâkın temel ilkelerini belirlemekle kalmaz, aynı zamanda bireysel ve toplumsal davranış biçimlerine rehberlik edecek normları da koymaya çabalar.
Etik ” değer ” bilgisidir, ahlâk ise ” kural “… Her ikisi de davranışı bağlayıcı hükümle koyar. Ahlâksal kurallar birey tarafından pek kolay tartışmaya açılmazken, değerler yorumlamaya açıktır.
Ahlâk kuralları bireyin içine doğduğu toplumsal yapıda hazır olduğu normları ifade ederken ; değer bilgisi, insanın içine doğduğu toplumsal dünyayı anlamaya
çalıştığı süreçte sorduğu sorulara aldığı yanıtlardan oluşmaktadır.
Ahlâk yalın biçimde, bireylerin uymalarının zorunlu olduğu kurallar bütünüdür, etik ise belli bir profesyonel mesleği icra eden kişilerin uyması gereken ilkeler bütünü…
Ahlâk sözcüğünü bazı zaman ” iyilik ” yahut
” doğruluk ” sözcükleriyle eş anlamlı olarak kullanıldığı da görülmektedir.
Etik ve ahlâk ile ilgili tanımlamalara ve aralarındaki farka bilinçli olarak değinmek istedim. Son zamanlarda bu iki kavramın değer kaybı yaşadığı birçok olaya tanıklık ediyoruz. Kimi zaman bir sosyal medya paylaşımı, kimi zaman bir haber, kimi zamanda bireysel temas ettiğimiz olaylardaki deneyimlerimizle…
İçine doğduğumuz toplumun alıştığı kodlar var, kutsalları… Değerlerin şekil değiştirdiği ” benci ” lik hazzı insan yaşamının temeli bir hâl almış durumda. Böyle olunca da bireysel haz ve dahasını arzu etme hırsı sebebiyle, insan etik ve ahlâk kurallarından uzak gündelik yaşamın geçici hevesleriyle acımasız hülyalara dalmış vaziyette.
Davranışta ölçülü olma vaazı güncelliğini yitirmiş; ” güç, para, hırs ” arzusu insana başkalarının üstüne basarak bireylerin hakkını gasp etme hakkına sahip olduğu şuursuzluğunu yerleştirmiş durumda…
Bununla beraber nefret söylemi de her geçen gün düşmanlığı teşvik eden, savunan , haklı gösteren ifade biçimiyle yıkıcı ve dışlayıcı etkisini arttırmaya devam etmektedir.
Eğitimli – eğitimsiz olsun fark etmez, etik ve ahlâk kurallarının dışında yaşam süren çoğunluk emek vermeyerek ulaştığı her ne varsa bir gün mutlaka kaybeder.
Vatandaş olarak bize büyük görev düşüyor ; ” Uyanık Olmak “… Otorite karşısında bizlere verilen her bilginin doğruluğunu süzgeçten geçirmeden, herhangi bir olayı, olayın kahramanı ilan edilenleri ne gözümüzde çok büyütmek ne de yerin dibine sokmamakta büyük yarar var.
Tepkilerimizi kontrol altında , itidalli bir şekilde yapmak en iyisi…
Gündelik hayatın keşfinde akışa çok fazla kapılmadan, etik ve ahlâkı kapının dışında bırakmadan ve birazda mümkünse haddimizi bilerek yaşayabilirsek muhteşem olacak!
Ahlâkı sıfır, paraya tapan , liyakat sahibi olmayan insanlar aramızda kol geziyor arkadaşlar. Onlara fırsat vermemek bizlerin gerçeklere uyanışı ile mümkün. Aklın uykusu canavarlar doğurur, aklımıza mukayyet olalım.
Kişisel çıkarlardan arınmış bir hayat önemli bir değerdir. Kişinin kendi çıkarının herkesin yararına olacağı iddiası kişinin maneviyatını güçlendirmesi, kişisel gelişimi açısından ele alınınca bir değer kabul edilir, ” toplumun çıkarları ” yalanları adı altında cebini dolduranların yararının herkes adına yararlı olduğu ifadesi rasyonel değildir, olamaz.
Anlayana kıssadan hisse diyelim. Özümseyerek okuyan herkese sevgilerimle…
Yorumlayıcı sosyoloji gündelik hayatı anlamanın hayatın genelini anlamak için önemli bir kaynak olduğunu savunur. Ana akım sosyoloji tarafından gelişigüzel ve basit işliyor izlenimi yaratması nedeniyle gündelik hayatın bir bilgi kaynağı olarak ihmal edilmesi yorumlayıcı sosyolojinin , gündelik hayatın sosyolojinin oluşmasına / keşfetmesine olanak sağlamıştır.
Eleştirel sosyoloji ile ana akım sosyoloji arasında ise büyük gerilim söz konusudur. Ana akım sosyoloji ile eleştirel sosyolojinin sosyal dünyaya ve yaşayan insanlara bakış açıları birbirinden tam anlamıyla farklılık göstermektedir.
Ana akım sosyoloji der ki; ” Sosyal dünya bir sahnedir. İnsanlar bu sahnede rol alır ve rollerini oynarlar. ” Bazı zaman hep beraber bazı zaman tek başlarına oynarlar. İnsanı sosyal dünyanın içinde, rüzgarın önündeki yaprağa benzetir ana akım sosyoloji ve devam eder . Sosyal dünya insanın neleri yapabileceğini belirler. Buradan çıkarmamız gereken bir sonuç göze çarpar ki o da şudur; ” ana akım sosyolojiye göre sosyal dünya ve insan birbirinden ayrı birer varlıktır.” Tam da bu noktada eleştirel sosyoloji devreye girer ve der ki; ” Hop bir dur bakalım!” Bu bahsettiğin yöntem kesinlikle insanların davranış ve yaşantılarını incelemeye uygun olmamakla beraber, toplumun karmaşıklığını, akıcılığını unutma toplum durağan değildir ki, diye karşı çıkar.
Ana akım sosyolojinin incelediği nesne ” sosyal dünya” dır. Ve bize şu soru üzerinde düşünmemiz gerektiğini ifade eder; ” Sosyal dünya derken neyi anlıyoruz veyahut neyi anlamamız gerekiyor?” Ana akım sosyoloji tek ve geçerli bir cevap üzerinde durmadığı gibi şunu söyler: ” dünya ona nasıl baktığınıza göre değişim halindedir.” Aynı mekanı farklı açılardan seyretmeye benzer. İnsana ve onun yaptıklarına bakış sosyal dünya içerisinde aslında insanın içinde bulunduğu ortama göre sürekli değişim göstermektedir. Peki insanın bakış açısını değiştirmesi mümkün müdür? Teorik olarak mümkün evet yalnız bakış açılarının üzerine çıkarak açılardan kurtarılmış, arınmış bir bakış açısı elde edilmesinin pratikte imkansızlığından bahseder ana akım sosyoloji.
Eleştirel sosyoloji ise sosyal dünya için; insanların yaptıklarının süreklilik ve anlam kazanan eyleme dönüşen alanından söz eder. Der ki eleştirel sosyoloji, insan eylemde bulunmaktan vazgeçtiğinde veyahut tüm insanların yaşamı son bulduğunda, dünyanın sosyalliğinin hiçbir anlamı kalmaz bundan bahsetmek dahi imkansızlaşır.
Ana akım ve eleştirel sosyoloji okumaları insanın yaşadığı sistem içerisindeki varlığının anlamını sorgulamaya yöneltiyor. Bu kısımda Pareto’nun ünlü ” seçkinlerin dolaşımı ” teorisinden bahsedebiliriz. ” Sosyal düzeni yürütmek için, güçlü zengin zümrelerin yerini daha sonra başka seçkin zümreler almakta ve böylelikle devri olarak görülen değişme, sosyal düzenin işlenesini sağlamaktadır. ”
HER SEÇKİN GRUP TARİH SAHNESİNDEN MUTLAKA ÇEKİLİR
Pareto demişken ” azınlık ” yönetiminin bütün toplumlar adına kaçınılmaz olduğunu ifade ettiğini belirtmeden de geçmeyelim ve devam edelim; Pareto : bir toplumdaki tüm bireylerin ya belli bir ölçüde yönetici ya da yandaş olarak var olduğunu/ doğduğunu fakat devrimlerin bir seçkin grup yerine başka bir grubu ortaya çıkardığını öne sürer. Ona göre, seçkinler yönetiminin temelini; ” kitlelerin parçalanmışlığı, dağınıklığı ve duyarsızlığının aksine” yönetici seçkinlerin kişisel nitelikleri meydana getirir. Her seçkin grubun , kısa veya uzun süre fark etmeksizin tarih sahnesinden çekileceğini söyler. Buna sebep olarak da , seçkin grubun yükselmesini sağlayan nitelikleri kaybetmesine bağlar.
Yani hiçbir imparatorluk sonsuza kadar sürmez diyelim biz ona. Her yükseliş ve çöküş kendi içindeki parametrelerin getirdiği dengede belirlenir.
ARSLANLAR VE TİLKİLER
Etrafımızda Pareto ‘nun ” arslanlar ve tilkiler ” olmak üzere belirttiği iki tip seçkine rastlamak pek mümkün.
Arslanlar için:
Güç kullanarak yönetirler
Açık sözlü, kararlı
Ve acımasız
Tilkiler için:
Gizlice yönetirler
Kurnaz ve yönlendirici
Ve diplomatiktir diye betimler Pareto ve ekler; Arslanlar Tilklikerin, Tilkiler Arslanların yerini almaya çalışırken toplumdaki temel değişimler gerçekleşir. Bütün seçkinler zamanla çöker, geriler ve yıpranırlar.
AŞİNA OLAN BİLİNMEZ!
Bütün bu sosyolojik kuramları bilmeden birebir aynısını yaşıyoruz diyenleri duyar gibiyim.
Gündelik yaşam içerisinde birçok şeye aşinayız. Günleri devirerek sosyal dünya içerisinde birçok kişiyle temas ediyoruz. Genellikle en tuhaf dediğimiz her şey bayağı olandır. Kişisel çıkarlar söz konusu olunca sistem içinde bütün bayağılığa alışan ve bu bayağılıkla beslenen gruplar bir araya gelir. Her grup kendi akışının aşinası olur. Bazı aşinalıklara dikkat etmek de yarar vardır. Çünkü HEGEL; ” AŞİNA OLAN BİLİNMEZ!” der. Kabul ettiğiniz aşinalık ahlaksızlıksa bunun farkında olmayabilirsiniz ya da çıkarlarınız doğrultusunda bu aşinalığa aşinasınızdır. Aşinalık duyguları örter, dolayısıyla insanı… Yani ya maskekelerle gündelik yaşamda yerinizi alırsınız ya da maskelerinizi fark eden insanların varlığıyla tanışır amaçsız konfor alanınızdaki uykunuzdan uyandırılırsınız! Eee sonuçta herkesin aşinalığı kendi sisteminde işler sonuçta….
Sevgilerimle Dilek …
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.